Pardon, siz iyi misiniz?

Birşeyler yazmak istiyorum.

Konunun ne olduğu önemli değil.

An itibarıyla saat sabah çok erken. Bazen, TAM da şu an olduğu gibi yazasım gelir ve dakikalarca, hatta saatlerce yazdığım olur. Siteye yazmamışsam, ki kaç yıldır yazmışlığım yok, günün birinde alakasız bir zamanda saçma sapan yerlerden yazdıklarım çıkar, okuduğumda da “hahah ne alemsin Selin yahu”, “a aa, bunları bir yere not etmeliyim!”, “amaaan saçmalamışım yine”, “hmm, ilginç” ya da “eyvah, bunu hemen ortadan kaldırmalıyım!” gibi yorumlarım olur. Ama moda girmişsem her türlü yazarım. Çünkü bazen kimsenin dinlemesi gerekmez, ama senin konuşman gerekir. Ya da benim için şu cümle de geçerli olabiliyor: “Bazen kimsenin okuması gerekmez, ama senin yazman gerekir.” Siz yine de okumak isterseniz buyrun.

Sabahın köründe delirmiş olabilir misin acaba Selin?

Şimdi şöyle; “hayır”.

İnsan hissettiklerini ya da düşündüklerini bir şekilde cümlelere dökmezse, çatlar sevgili arkadaşlar. Bazen bir konu hakkında ne düşündüğünü ya da hissettiğini kendinin bile bilmediği olur; ki böyle anlarda yazarsan, o an kafandaki konu neyse artık, düşünce ve hislerini net olarak öğrenebilirsin. Deneyin isterseniz. Nasıl olsa kimse okumayacak. Hatta ortada bir konu olması bile gerekmez.

İnsanlar bize “nasılsın?” diye soruyor ya, hani biz de “iyi canım, ne olsun bildiğin gibi..” diye otomatik bir cevap veriyoruz. Gerçekten nasılsınız acaba o anda, hiç düşündünüz mü? Tabii ki karşımızdaki de bunu nezaketen soruyor, yoksa bizim nasıl olduğumuzla kafayı bozmuşluğu yok çoğu zaman :) Biz de kendimize aynı bu şekilde davranıyoruz aslında. Nasıl olduğumuzun farkında bile değiliz, daha da beteri umrumuzda değil. Yuvarlanıp gidiyoruz çünkü, çok şükür.. Gözü kapalı halde yuvarlanarak bir yerlere çarpmadığımız sürece hayat böyle devam edebilir yani, sakıncası yok!

Kendimizi nasıl hissettiğimizin gerçekten farkında olsak mutlu ya da sağlıklı olduğumuz için sürekli şükreder, sahip olduğumuz güzel şeylerin değerini bilir, gereksiz yere huzurumuzu bozmaz ve bu mutluluğumuzu kaybetmemek için elimizden geleni yapardık. Ya da mutsuz olduğumuzda neden mutsuz olduğumuzu farkedip Brigitte Jones gibi (ki bu şapşal karaktere bayılırım, o ayrı) bütün gün televizyon karşısında dondurma yemek ya da battaniye altında bunalım halde uyumak yerine bu durumu düzeltmek için derhal harekete geçerdik. Beğendiğimiz bir hediye geldiğinde alan kişiye içtenlikle teşekkür ettiğimiz ya da hasta olduğumuzda iyileşmek için doktora gittiğimiz zamanlar gibi. Tamamen aynı.

Hayatta en önemli şey, bizim nasıl olduğumuzdur. Kendimizi nasıl hissettiğimiz ve neler düşündüğümüz. Çünkü bunlar, kısa ya da uzun vadede his ve düşünce olmaktan çıkar, hayatımızın gerçeği haline dönüşür. Önce herşey düşünce ile başlar ve bu düşüncenin bizde yarattığı hislerle devam eder. Bu hisler zamanla kafamızda oluşturduğumuz planlara, planlar ise eyleme dönüşür. Heyecan, mutluluk, üzüntü, beklenti, sevgi, nefret, aşk ya da hissettiğimiz her duygu bizi hep bir amaca yönelik planlar kurmaya iter ve insan doğası gereği planladığını eyleme dönüştürür. Bunu çoğu zaman bilinçsiz yaptığımız için, yani bilinçaltımızın bizi yönlendirmesiyle yaptığımız için demek istiyorum, hayatımızda çoğu zaman şu cümleleri kurarken buluruz kendimizi:” Gördün mü bak, korktuğum başıma geldi!”, “Bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş”, “Aklına gelen başına gelir.” Bildiğimiz atasözleri! Yani demek istiyorum ki, nasıl olduğunuz en çok sizin umurunuzda olmalı, çünkü kendinizi çoğunlukla nasıl hissediyorsanız hayatınız da aynen öyle olacaktır. Bu çok önemli bilgiyi sizlerle paylaşmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum şu an. Sanki bilmiyorsunuz! Bildiğimiz şeyleri bilmiyormuş gibi yaptığımızdan başımıza gelmeyen kalmıyor zaten.

Bazı arkadaşlarım “amaaan Selin sen de şimdi yine çekim yasası kitapları gibi başlama” diyor olabilirsiniz. Atasözü diyorum size yahu, o zamanlar çekim yasası mı varmış? Varmış tabii de, insanoğlu biliyor muymuş acaba? Biliyor olsa da kesin İsviçreli bilim adamları biliyordur, biz bilmiyorduk yani.

Neyse sizi daha can alıcı bir noktadan yakalayayım: Nasıl hissettiğiniz şu açılardan da önemli: İyi olmazsanız, yani kendinizi iyi hissetmezseniz (fiziksel ve çoğu zaman ruhsal açıdan) iyi bir ebeveyn, iyi bir eş, iyi bir evlat, iyi bir arkadaş, iyi bir çalışan ya da iyi bir yönetici olamazsınız. İyi hiçbir şey olamazsınız kısacası. Kendinizi düşünmüyorsanız çevrenizi, ailenizi düşünün yahu! Sizin iyi olmayan ruh haliniz sonucu ya da kendinizle aranızda yaşadığınız bazı problemlerden dolayı yaptığınız saçmalıklara katlanmak zorunda mı millet? İyi olmazsanız, kendinizi iyi hissetmek için hiçbir şey yapmazsanız, hayatınızda yaptığınız ve yapacağınız her şey elinize ayağınıza dolaşır, sonra sonuç olarak kendinizi daha da kötü hissedersiniz. Ve daha da kötü hissettiğinizde bilin bakalım neler olur?

Felaket habercisi diyor ki: “Kısır döngü”.

Bunlardan kurtulmak için ne düşündüğünüzü ve nasıl hissettiğinizi anlamanıza yardımcı olacak şeyler yapın. Bu size uygun gelen herhangi bir şey olabilir. Dediğim gibi ben bunun için yazmak eylemini kullanıyorum. Yazmak iyidir. Gerçekten o an “nasıl” olduğunuzu size anlatır. Başka bir deyişle, sizi size anlatır. Çünkü karşınızda iyi bir dinleyici var. Sadece bir kağıt! İtiraf etmem gerekirse, ki gerekmiyor ama olsun, yazarken kendimi keşfettiğim çok zaman olmuştur. Çünkü insan durduk yere kendine sorular sormaz. Çünkü insan kendi kendine konuşmaz. En azından ben konuşmam yani neyse ki. 😛

Bilirsiniz, cici bici aylık kadın dergileri vardır ki, sağolsunlar bizimle mutlu bir ilişkinin, başarılı bir kariyerin ve en önemlisi “gecenin en güzel kadını, pardon yıldızı olmanın” püf noktalarını filan paylaşırlar hani. Çoğu zaman içindekilerle dalga geçip “aman ne saçma sapan” diye yorum yapmama rağmen okumuşluğum var, sonuçta kromozomlarımız bunu gerektiriyor. Orada bile derler ki hep; “elinize kağıt kalem alıp sizi mutlu eden ve üzen şeylerin bir listesini yapın.” Hanginiz yaptı soruyorum size. İtiraf ediyorum, ben de yapmadım. Ev ödevi gibi oturup liste mi yapacağız.

Ya da testler vardır içinde hani, konu: “Siz nasıl bir insansınız?” Yani diyor ki: siz bilmiyorsunuzdur ya da farkında değilsinizdir kesin, ki gayet olabilir bu, alın size test. Soruları cevaplayın, sonra çıldırmış gibi verdiğiniz cevapları testin sonunda minicik yazılmış puanlarla eşleştirmeye çalışmakla uğraşın, puanları hesaplayın ve karakterinizi keşfedin! İşte artık nasıl bir insan olduğunuzu biliyorsunuz! Biz bilmem ne dergisi olarak üzerimize düşen bu çok önemli görevi yerine getirdik. Bundan sonrası için size kolay gelsin. Ben aynı testi farklı zaman dilimlerinde cevapladığımda sonuç farklı çıktı mesela. Ben her üç karakterden de taşıyorum sonuçlara göre.

Karakter analizleri de şöyle: “Bilmem ne bilmem ne puan arası, biraz ukala tavırlarınız olsa da siz muhteşem bir kişiliksiniz! Çevrenizde aranılan popüler bir karaktersiniz. Işık saçıyorsunuz!. Aman Maşallah!”

Bilmem ne vs. puan arası “Çekingen bir yapınız var ama aslında içinizde fırtınalar kopuyor. İşlenmemiş bir cevhersiniz siz yani, bravo.”

En düşük puanlama karşılığı da şuna benzer bir şey: “Allah sizi bildiği gibi yapsın. Bencilin tekisiniz, aldığınız nefes zarar. Gidip kendinizi bir yerden atın.”

Süper.

Merhaba! Ben ukala ve çok popüler muhteşem insan. Aynı zamanda çekingen, işlenmemiş cevher ve bencil, iğrenç bir insanım. Ayrıca içimde kopan fırtınaların haddi hesabı yok. Bu bilgiler ışığında kendime yepyeni bir hayat kurmak için sabırsızlanıyorum. Çok teşekkürler.

Bunlarla uğraşmak çok istiyorsanız uğraşın tabii, ama kendi kendinize bir şeyler yazarken zaten o listeleri bilinçaltınızdan yapıyorsunuz, saçma sapan sorular yerine kendi kendinize sorduğunuz soruları yanıtlıyorsunuz ister istemez. Kendinizle iletişim kuruyorsunuz. “Farkediyorsunuz.” Amaç bu. Ya da kendinize göre tercih ettiğiniz yöntem her neyse, uygulayın yani. Tamam klişe çekim yasası kitaplarını geçtik. Atasözleri gibi bu çok aydınlatıcı kadın dergileri bile aynı şeyden, insanın kendi duygu ve düşüncelerinin hayatını fena halde etkileyeceğinden bahsediyor gördüğünüz gibi.

Not: Dergiler aynı zamanda bir de bardaki yakışıklının dikkatini nasıl çekeceğinizden bahsediyor bonus olarak. Yani bu yüzden kaynak olarak bazıları için tercih sebebi olabilir. Bilmiyorum.

Not 2:Erkeklerin bu konulardan habersiz olmasının, haberleri olsa da konu hakkında yaptıkları “hadi canımmmm” yorumlarının sebebi erkek dergilerinde böyle şeyler yazmaması olabilir. :)) Onu da bilmiyorum. Biz buradan kendilerini aydınlatmış olalım. 😛 Bu konuları gayet mantıklı bulan baylara buradan saygılar 😉 İstisnalar kaideyi bozmaz ama yine de 😛

Özetle, farkındalık – insanın kendisi hakkındaki farkındalığı- ve bunu oluşturabilecek eylemlerde bulunmanın önemi bir tek resmi gazetede yayınlanmamış. Orada da yayınlanırsa insanoğlu huzur bulup bunları gönül rahatlığıyla uygulamaya başlayacak. İşte o zaman dünya toz pembe olacak, savaşlar bitecek, mutlu yarınlara koşacağız arkadaşlar.

Ben bugün şu saatte kendi üzerime düşeni yaptım. İnsanlık için, huzur ve barış dolu bir dünya için siz de kendinize nasıl olduğunuzu arada bir sorun. :) 😛 Sorumluluk alın biraz lütfen. 😛

Bu arada eminim ki yazdıklarımı okuduktan sonra benim şu an nasıl olduğumla ilgili en ufak bir fikriniz yok. (olabilir de belki)  ama benim artık var 😉 Yazmamdaki amaç da buydu zaten. Büyük bir “bencillik” örneği göstererek sizleri amacıma alet ettim. Şimdi izninizle kendimi bir yerlerden atmaya gidiyorum.

Gününüz güzel geçsin.

FIRINDA SÜTLAÇ – Biraz uzun zaman mı oldu?

Evet 8 yıl kadar olmuş olabilir. Ya da daha fazla. Zaman kavramını hiçbir zaman benimseyememiş bir insan olarak en son ne zaman bu sitede sizlere bir şeyler yazdığımı hatırlamıyorum. Zira bugün hangi gün deseniz, biraz düşünüp öyle cevap verme ihtimalim var. Ama biliyorum ki çook uzun zaman oldu ve insan alıştığı, sevdiği şeylerden vazgeçemiyor. İşte yeniden buradayız. Ama farketmiş olacağınız gibi tam 6 yıl boyunca yazdığım 500’den fazla yazı burada değil. :( Suçlusu tamamen benim, üşengeçliğimden siteyi yedeklemediğim için uzun süre site pasif kalınca veritabanındaki her şey silinmiş. Neden silindiğine girmeyelim, çok sıkıcı. Sonuç olarak ben geldim ama hep sorduğunuz eski yazılarım yok. Yeni bir şeyler yazsam?

Yeni iyidir.

Bu arada, aslında sizlere kocaman bir teşekkür yazısı yazmalıyım ama birkaç cümleyle şunları söyleyebilirim ki; beni çok şaşırttınız ve bir o kadar da mutlu ettiniz. Bir insan 8 yıl boyunca ortadan yok olsun, ama siz hala “tekrar yazsan ne güzel olur, ne zaman site açılıyor, özledim, günümün en keyifli anları seni okumaktı, nerelerdesin?” gibi emailler, sosyal medyaya yorumlar yazın. Site olmasa da sosyal medyada takipte kalın filan, İnanılır gibi değil! Harikasınız. Uzattıkça saçmalayacağım, o yüzden özetle çok teşekkür ederim. Şu an tam olarak ne yazacağımdan emin değilim, gerçi beni eskiden beri okuyanlar bu halime alışkındır. Cümleye başlarken sonunda ne yazacağımı düşünmeden yazdığım için, aslında bu ilk yazının pek de uzun bir şey olmayacağını tahmin etmeme rağmen ilerleyen dakikalarda bir çene düşüklüğü söz konusu olabilir ve bin sayfa yazabilirim. Birkaç cümle sonra “oldu o zaman görüşürüz” de diyebilirim. Neyse tekrar herkese MERHABA! :)

Nasılsınız? Pazar günü nasıl geçiyor?

Ben dün bütün gün ve gece geç saate kadar sitenin yeni tasarımıyla uğraştım, hala bitmedi ve tam olarak istediğim şeyleri yapmaya fırsatım olmadı ama zamanla tamamlarız. Pazar gününüzün nasıl geçtiğini sorup benim dünden bahsetmiş olmam da bir ilginç tabii. Neyse mesela bir “Selin Çağlayan Hakkında” sayfası var ki, eski sitede sonsuza kadar sürecek gibi yazmıştım hani. Yani kendimden bahsetmeyi hiç sevmiyorum 😛 O yüzden o yazıyı erteledim şimdilik. İnsan zaman içinde değişiyor tabii, o zamanlar 30 yaşında bile değildim, şimdi 36 yaşındayım. Kuzey büyüdü, ilkokula başladı. Hayatımda çok şey değişti ancak bende değişmeyen birşeyler var ki, ne olduğunu tam olarak bilmiyorum, iyi ki değişmiyor yahu.

Eskiden de mutfakla kafayı bozmuş bir insandım, hala öyleyim ama eskiden beri ilgileniyor olsam da son birkaç yıldır kafayı bozmuş olduğum başka birşey daha var: spor yapmak. Yaptığım hiçbir şeyi “normal” kriterlerde yapmadığım için bunu da biraz abartmış durumdayım doğal olarak. Abartmak değil de, biliyorsunuz işte, ya hep ya hiç durumları bu konuda da geçerli. “Arada bir, biraz, bazen” gibi kavramlar benim doğama aykırı. Dolayısıyla bu siteyi sadece yemek sitesi yapmamaya karar verdim. Hayatımda ilgi duyduğum, beni heyecanlandıran ve okurken sizlerin de keyif alabileceğini düşündüğüm her konuda paylaşımlarım olacak burada. Artık canınız ne istiyorsa onu okursunuz 😉

Bugün evde çok işim var, o yüzden çenemin düşmesine izin vermeyi pek düşünmüyorum. Akşam da belki spora giderim. O yüzden alıştığınız site konseptine uygun olarak size bir tarif verip bugünkü yazıyı burada bitireyim. (1983 sayfa daha yazdı) Yok yok, bitireyim gerçekten.

firinsutlac

Aaa, bu da ne? Bu bildiğimiz fırında sütlaç yahu!

Malzemeler:

  1. 1 litre süt
  2. 1 su bardağından biraz eksik toz şeker (büyük kahve kupalarını kullanıyorum ben, 250 ml. olarak düşünebilirsiniz. Daha tatlı seviyorsanız 1 tam bardak kullanın)
  3. Yarım su bardağı pirinç (pirinç miktarını artırıp azaltabilirsiniz ama ben tam 2 büyük çay bardağı kullandım, yarım su bardağına denk geliyor. Daha koyu kıvam isterseniz pirinci ve nişastayı verdiğim ölçülerden biraz daha fazla kullanmalısınız.)
  4. 1 paket vanilya ya da birkaç damla sıvı vanilya aroması
  5. 2 su bardağı su (ölçü yine 250 ml.)
  6. 3 dolu yemek kaşığı buğday nişastası (sütlaç kıvamını daha sulu seviyorsanız nişasta miktarını azaltın; mesela kaşığı tam doldurmayabilirsiniz, ne diyorlar ona, silme olsun.)

Yapılışı:

  1. Pirinçleri yıkayıp süzün, 2 su bardağı suda yumuşayana kadar haşlayın ama suyunu tam çekmesin, üzerinde bir miktar su kalana kadar karıştırarak pişirin. Yoksa dibi tencereye yapışıyor.
  2. Daha büyük bir tencerede sütü, toz şekeri ve toz vanilyayı ya da vanilya aromasını birlikte kaynatın. Kaynayınca diğer tenceredeki pirinç ve su karışımını ekleyin ve karıştırarak kaynatmaya devam edin. Buradaki en önemli püf noktası, benim gibi telefonda candy crush oynamaya dalıp sütü taşırarak ocağın rezil olmamasına özen göstermektir.
  3. Karışım bir süre kaynadıktan sonra tencerenin içinden bir kepçe kadar süt alıp içine buğday nişastasını ekleyin ve eritip tekrar tencereye ilave edin. Bu aşamada bir yumurta sarısını iyice çırpıp karışıma ekleyebilirsiniz ancak ben gerek duymuyorum. Yumurta sarısı sütlacın renginin daha sarı olmasına sebep oluyor ve tadını biraz değiştiriyor, ama kötü anlamda değil. Zevk meselesi. Ancak fırında üzerinin daha hızlı kızarmasına yardımcı olduğu kesin. Özetle ben eklemiyorum.
  4. Karışımın kıvamı yoğunlaşana kadar kısık ateşte sürekli karıştırarak pişirmeye devam edin. İstediğiniz yoğunluğu elde ettiğinizde, ki genelde bu karışımın tekrar kaynamaya başladığı ve baloncuklar çıkardığı andır, karışımı fırına dayanıklı alüminyum, cam ya da toprak kaplara paylaştırın. Üzerinde birer parmak boşluk kalsın, yoksa fırında taşabilir.
  5. Tabii fırını önceden 200-220 dereceye ayarlamış olmanız gerekiyor. Bunu yoksa en başa mı yazmalıydım 😛 Kaplara koyduğunuz sütlaçları, bir fırın tepsisine yerleştirin ve içine kapların yarısına kadar gelecek miktarda soğuk su koyun. Bunun sebebi fırında sütün kesilmesini önlemektir. Fırının sadece üst ısıtma ayarını kullanırsanız üzerleri güzelce kızarır ve kıvamı bozulmaz.
  6. Üzerleri kızarana kadar fırında tutun ve sonra çıkarıp oda sıcaklığına gelene kadar bekleyin. Daha sonra buzdolabında saklamak gerekiyor.

Not: Fırında sütlaç yapmak istemiyorsanız, fırın aşamasını geçip üzerine hindistan cevizi ya da tarçın serperek soğuk servis yapabilirsiniz. Bu ölçülerden .çok sulu ya da koyu olmayan, çok aşırı tatlı da olmayan, yani tam kıvamında 6 adet çok lezzetli sütlaç çıkıyor. Siz zevkinize göre yazdığım gibi tarifte değişiklikler yapabilirsiniz.

Sizinle şu an dinlediğim şarkıyı da paylaşmak isterdim ancak onun için siteye bir eklenti yüklemem gerekiyor, onu da daha sonraki yazılarda yaparım artık.

Geri dönmek güzel.

Size anlatacaklarım var…